4 Kasım 2011 Cuma

Zülfü Livaneli - Doğdukları Yerde Ölenler

Bozkırda bir kasabadan geçerken
Tozlu yolda iki sıralı kahveler
Öyle sakin kıpırtısız
Otobüsü süzerler
Doğdukları yerde ölenler

Sıcak öğle sonları, kan uykularda
Serinliği dipsiz kuyuların
Soğutulmuş testilerde sızıntı
Güneş birden devrilir gider
Ve geceleri titrer fenerler
Hiç şikayet etmezler
Doğdukları yerde ölenler

Dağ başında bir köyde
Kar altında dal gibi bir kız
Munzur Dağı gibi köye yazgılı
Çeşme başındaki gülüşmeler

Dünya onlar için dönmez
Bilmezler yol yorgunluğunu
Sesleri yankı bulur
Hep aynı kayadan, aynı saat diliminden
Düşlerinde Çin ü Maçin’e giderler
Doğdukları yerde ölenler...

Kendi Sesinden...

2 Kasım 2011 Çarşamba

Noise/Gürültü

Geçen akşam CNBC-E de izlediğim bu harika film toplum olarak herkesi ilgilendirdiği halde, kulaklarını tıkamış toplumu görmezden gelerek tüm toplum için toplumu karşısına alan ve sonuç olarak başarıya ulaşan bir anti-kahramanın macerasını ve hassasiyetini ele mükemmel bir yapım. Sivil itaatsizlik örneği...
Başrolünde "The Shawshank Redemption (1994)"dan tanıdığımız Tim Robbins...
http://www.imdb.com/title/tt0425308/
Fragmanı

14 Ekim 2011 Cuma

CAN YÜCEL - SEVGİ DUVARI



sen miydin o yalnızlığım mıydı yoksa
kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi
dilimizde akşamdan kalma bir küfür
salonlar piyasalar sanat sevicileri
derdim günüm insan içine çıkarmaktı seni
yakanda bir amonyak çiçeği
yalnızlığım benim sidikli kontesim
ne kadar rezil olursak o kadar iyi
kumkapı meyhanelerine dadandık
önümüzde altınbaş altın zincir fasulye pilakisi
aramızda görevliler ekipler hızır paşalar
sabahları açıklarda bulurlardı leşimi
öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri
çöpçülerin elleriyle okşardın beni
yalnızlığım benim süpürge saçlım
ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi
baktım gökte bir kırmızı bir uçak
bol çelik bol yıldız bol insan
bir gece sevgi duvarını aştık
düştüğüm yer öyle açık seçik ki
başucumda bir sen varsın bir de evren
saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi
yalnızlığım benim çoğul türkülerim
ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi

27 Eylül 2011 Salı

Cemal Süreya - Elma

Şimdi sen çırılçıplak elma yiyorsun
Elma da elma ha allahlık
Bir yarısı kırmızı bir yarısı yine kırmızı
Kuşlar uçuyor üstünde
Gökyüzü var üstünde
Hatırlanacak olursa tam üç gün önce soyunmuştun
Bir duvarın üstünde
Bir yandan elma yiyorsun kırmızı
Bir yandan sevgilerini sebil ediyorsun sıcak
İstanbul’da bir duvar

Ben de çıplağım ama elma yemiyorum
Benim öyle elmalara karnım tok
Ben öyle elmaları çok gördüm ohooo
Kuşlar uçuyor üstümde bunlar senin elmanın kuşları
Gökyüzü var üstümde bu senin elmandaki gökyüzü
Hatırlanacak olursa seninle beraber soyunmuştum
Bir kilisenin üstünde
Bir yandan çan çalıyorum büyük yaşamaklara
Bir yandan yoldan insanlar geçiyor çoğul olarak
Duvarda bir kilise

İstanbul’da bir duvar duvarda bir kilise
Sen çırılçıplak elma yiyorsun
Denizin ortasına kadar elma yiyorsun
Yüreğimin ortasına kadar elma yiyorsun
Bir yanda esaslı kederler içinde gençliğimiz
Bir yanda Sirkeci’nin tren dolu kadınları
Adettir sadece ağızlarını öptürürler
Ayaküstü işlerini görmek yerine

Adımın bir harfini atıyorum

28 Ağustos 2011 Pazar

Bayram Balcı - Lamia

I.

damarında siyanür dolaşıyor şehrin
aşk bizden güçlü. bizden uzak
cinnetli bir cinayet saklı gelen her günde
eksiliyor bizim olan zaman. kederli sarsak

ben öyle uzak durmayı bilmezdim
insanlar geçerdi kalbimden
acıtarak düşlerimi geçerdi
bakır bir sürahide kanardım
iflah olmaz gençliğimi

gölgesi vuruyor şimdi sağılmayan bir yaranın
yalnızlığın üstüne uzak bir şarkı gibi düşüyor
kalbi kanıyor şehirlerin lamia
avucuma akan sudan anlıyorum bunu

bilmezdim ben sofraya erdemle gelen ekmek gibi
uzak durmayı sevdiğim şehirlerden

II.

sana hayatı tutsak alan acılardan söz ediyorum
adli tıp morglarına takılı kelebekşarkısı
dalından koparılan yaprakağrısı
sana yüzünü dağlara dönmüş hayattan sözediyorum
şehir sansartuzağı kondular ağıt halkotobüsleri üryan
sabah felaketlerle çalıyor kapıları
kadavrasız yaşamın çağıldayan sevdası
aşk bana kahır lamia. bana serkeş

sana oğlu kaybedilmiş bir annenin acısıyla sesleniyorum
ben ölürüm lamia
nefes alarak kalbim çarparak
şehrin belleğini zonklatarak ölürüm
salgın vebadır şehre kayıpoğulsancısı
bitirim mahçup gayriresmi
yıkar tahtını saltanatın
korku öde çığlık anamın sancısına karışır
ben yeniden doğarım lamia
bir avuç et üç gram kanpıhtısı
sonrasız canhavli
çağötesinden kalma bir fosilim
anamın evlat deyip bağrına bastığı

III.

çocuk yanıma tetik çekiyor hayat
her sabah başka yerimden vuruluyorum
uyumsuzluğun kahredici sessizliği
şehirler teslim alınmış lamia
aşka ayakbağı şehirler
ankara: yürüyen bir sürgün salyangoz burunlu
sıvas: yüreğimin tuncunu eriten yangın
istanbul: iki yakası biraraya köprülerle getirilen zavallı
ne verebilir ki hayata karavana yaptıran bir aşka

ben sabahı vuran sürmanşet haberim lamia
"teslim ol çağrısına" aşkla karşılık veren
adını kurşunkırığı camlara çizen
dilinin ucunda patlayan ateşim
dağla kuşanmış bir bildiri gibi
parçalanırım şehrin koynunda

IV.

benim aşk dediğim lamia. aşk bildiğim
bombalar arasında yiten
tozbulutlarının taneciklerindeki günışığı
dağın koynundan kopup gelen
rahmine akıp giden ateştohumu
kefensiz gömütsüz meçhul denizler kervanı
benim aşk dediğim aklı çürüten tez
dağdan kopan ezgi

ben bir deprem uğultusuyum lamia
yağmurlu bir kırlangıç kanadı
kaynağını arayan ırmak
semah duran turnadirenci

inerim birgün şehrin koynuna
gecenin yıldızını koparan sabahın ilkışığı gibi
şehrin cenderesinde yangınlara sarılmış bir annenin
ateşli yüreği gibi inerim
yakarak yokluğun acısını
sığmaz şehre içimden kopan fırtına
çünkü aşk değil bu lamia. herşeydir

parçalanır şehrin rutinağrısı sel olurum
oyunlarda unutulmuş afet bir çocuk
varoşlardaki delikanlılığın vitrine vuran hıncı
gençkızların kitabaralarında kuruttuğu falpapatyası
sabahına kahır düşmüş kalpağrısı
devinen ve kirlenen bir yalnızlıktır şehirkalabalığı
acılarını bas yarama lamia. yoksa vurur beni de
aşka kasdeden bu çaresiz hayat

V.

sana sabahın sisini kalbine sarıp şehri süpüren
genç bir çöpçünün aklından geçirdiklerini sesleniyorum
hergün dolup boşalan sırça bir okyanustur şehir dediğin
yağmursuz riyakar ölümkurusu

ah... lamia
sen umuttan daha güzel şeyler de olduğunu öğrenemedin
dolarla markla tercüme ediliyor yaşam sanılan yanılsama
artık aşkını leylekler kanatır senin
diplomatik ihanetlerde ziyan olur bahar
dellenmiş bir tetikçi düşürür korkusunu şehrin ihanet dolu avuçlarına

lamia... güzelim aşkarasında unutulmuş gültadım
şehri kuşatan hayatın gücü erişmez aşkın doruklarına
zehir bir hançerdir saklı durur yaranda
ağla...ağla... ağla
karışsın gözlerin dağların kıvrımlarında çoğalan tozkabarcıklarına
ben artık şehirlerde yaşayamam lamia

9 Ağustos 2011 Salı

AHMET TELLİ - ASMİN

Kimdi cesaretimi kıran,üstelik
Yeni serüvenlere hazırlarken kendimi
Sesimi cılız,rüzgarımı yelkensiz
Bulan kimdi, ki şimdi geniş zaman
Kipiyle düşürüyor gölgesini anılarıma
Ama kimdi adını bir kadına ödünç verip
Doruklara çekilen büyülü doruklara
Biz Asmin dedik ona,sevgilim,kadınım,
Anamdı belki, ama o çoktandır
Üç bin metrenin altına inmiyor artık

İçimde bir fil sezgisi,kopup gitmeliyim
Dağlara yazmalıyım aşkı ve ayrılıkları
Asminli düşler kurmalıyım ya da birisi
Karşılık bulmalı canımı yakan sorulara
Kim demiyorum kim olursa olsun

Boynu kırılan bir oyuncaksam hırçın
Bir çocuğun elinde, ki celladım
Gözlerimi de oymuştu fırlatıp atarken
Yine de özlüyorum onu, niyetçi
Tavşanlara dönerken beklediklerim

Aynı soruyu sormaktan, minör
Ağrılardan yoruldum,gitmeliyim buralardan
İçimde buharlaşan cıvayı soluyorum artık
Yoruldum yoruldum yoruldum
Gereklilik kipinde yaşamaktan.

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Bir Alıntı - "Yedi Kapılı Kırk Oda"Dan

“İçinin bütün mevsimlerinin yaşamış insanlar vardır; içleri boşalmıştır bunların. Herhangi bir sahici duyguları kalmamıştır. Kimseye yönelik ne derin bir sevgi, ne derin bir kızgınlık duyabilirler. Bütün duyguları şiddetini yitirmiştir. Kimseye hiçbir şey veremezler artık, ellerinden gelmez. Hiç kimse için sahiden derin bir kaygı, diri bir öfke, tutkulu bir sevinç duyamazlar. Gençken sahip olmuşlarsa bile, olanca şefkatlerini çabucak tüketmişlerdir. Kendilerini korumayı öğrenirken, içlerini kurutmuş insanlardır bunlar. Her şeyi kesin bir yalınlık ve olağanlık duygusuyla yaşarlar. Serindirler. Alışkanlıkların kolaylıklarına bırakırlar kendilerini. Kesin bir kabulleniş, geri dönüşsüz bir razı oluş içindedirler. Tevekküllerinde, yaşamın derinleştirdiği, deneyimin zenginleştirdiği bir olgunluk değil, hayvani bir kayıtsızlık vardır. Duydukları, duyabilecekleri tek acı, fiziksel acıdır. Yüreklerinin kanatacak değerde hemen hiçbir şey kalmamıştır hayatlarında. İlk gençliklerinde bazı yaralar almışlarsa bile, zamanın ellerinin onarıcı gücünü sömürürcesine tüketmiş, günün birinde yeniden şifasına sığınmak zorunda kalmamak için de yara alacak yerlerini insafsızca yok etmişlerdir. Artık onlara zamanın bile yardım edemeyeceğini bildiklerinden, ne kadar gözlerimizin önünde olurlarsa olsunlar, erişemeyeceğimiz bir uzaklıkta, ateşten ve sudan, hikâye ve tutkudan, fırtına ve yastan sakınarak kırılmaz kabuklar, delinmez zırhlar, yüksek surlu kaleler içinde yaşayıp giderler. Mutlu ya da mutsuz olmanın ötesine geçmişlerdir. Bundan böyle, yalnızca var olduklarının bilgisiyle baş başa kaldıkları ömürlerinin inişsiz çıkışsız yollarını yavan adımlarla yürür, hayatı, uzun bir perhiz gibi yaşarlar. En derin acıları, en sarsıcı kederleri, kaderin pusu kurduğu beklenmedik kazaları bile hafif bir üzüntüyle geçiştirmeyi öğrenmişlerdir. İç çekerler, yazıklanırlar, omuz silkerler, Boş ver, der, çabucak dünya işlerine dönerler. Bir çeşit hayatta kalma bilgisidir bu. Ne olursa olsun, sonuna dek yaşamaya karar vermiş insanlarda görülür.”