Müdahaleci bir tanrıya inanmıyorum
Ama biliyorum ki sen inanıyorsun sevgilim.
Eğer inansaydım diz çöker ve yalvarırdım;
Sana müdahale etmemesini,
Saçının tek bir teline bile dokunmamasını,
Seni olduğun gibi bırakmasını isterdim.
Ve seni yönlendirmek zorunda hissederse,
Doğruca benim kollarıma yönlendirmesini...
Artık iyice metalaşmış dünyamızda, bir nebze de olsa gerçek mutluluktan pay alabilmek umuduyla... Şiirle ve mutlulukla...
14 Aralık 2011 Çarşamba
5 Aralık 2011 Pazartesi
Sunay Akın - Beyaz Tutkal
Türkçeyi askerde öğrenen bir Kürt
dost olduğu martıya
heceletir etiketini: Hayal
nice kırıklığı
yapıştırır Kız Kulesi
denizin rafında unuttuğunuz
ah, o beyaz tutkal
Berberden hiç çıkmayan
bir kadın gibi Paris
bigudisini tutan pens yerine
saçlarına takar Eyfel'i
ve sokakta oynayan
yaramaz çocuğu İstanbul'un
Kız Kulesi diye bilinir
alçıya alınan kırık eli
Dizlerine yatıp sevgilimin
bir yaz gecesi
beyaz duvarında
seyrediyorum Şarlo'yu
üç şey aldım yanıma
Boğaz'ın ortasındaki ıssız adada;
k ı z k u l e s i n e m a
dost olduğu martıya
heceletir etiketini: Hayal
nice kırıklığı
yapıştırır Kız Kulesi
denizin rafında unuttuğunuz
ah, o beyaz tutkal
Berberden hiç çıkmayan
bir kadın gibi Paris
bigudisini tutan pens yerine
saçlarına takar Eyfel'i
ve sokakta oynayan
yaramaz çocuğu İstanbul'un
Kız Kulesi diye bilinir
alçıya alınan kırık eli
Dizlerine yatıp sevgilimin
bir yaz gecesi
beyaz duvarında
seyrediyorum Şarlo'yu
üç şey aldım yanıma
Boğaz'ın ortasındaki ıssız adada;
k ı z k u l e s i n e m a
3 Aralık 2011 Cumartesi
Sunay Akın - Asansör
Telefon santralleri
beni sana bağlar sevgilim
nükleer santraller ölüme
gökyüzünün nerede olduğunu soran
bir vapur dumanına
yanıt veremiyor hiç kimse
Çocuğunu asma köprüde sallayan
bir annedir İstanbul
ki onun
içi süt dolu
biberonudur Kız Kulesi
soğusun diye suya tutulan
Ne kalem kılıçtan
ne kılıç kalemden üstün olsun
öğrensinler birlikte yaşamayı
örneğin kalem
aşk şiirleri yazsın
ve köreldikçe kılıç yontsun
Yalnız kaldığımız an da bile
alırız insan kokusunu
ıssız adasında
üstünden atamamıştır Robinson
yaptığı ilk mastürbasyonda
yakalanma korkusunu
Kendi boşluğuna asılı
birer asansörüz aslında
ve ben elimde
taze bir karanfil
sıkışıp kaldım
iki katın arasında
beni sana bağlar sevgilim
nükleer santraller ölüme
gökyüzünün nerede olduğunu soran
bir vapur dumanına
yanıt veremiyor hiç kimse
Çocuğunu asma köprüde sallayan
bir annedir İstanbul
ki onun
içi süt dolu
biberonudur Kız Kulesi
soğusun diye suya tutulan
Ne kalem kılıçtan
ne kılıç kalemden üstün olsun
öğrensinler birlikte yaşamayı
örneğin kalem
aşk şiirleri yazsın
ve köreldikçe kılıç yontsun
Yalnız kaldığımız an da bile
alırız insan kokusunu
ıssız adasında
üstünden atamamıştır Robinson
yaptığı ilk mastürbasyonda
yakalanma korkusunu
Kendi boşluğuna asılı
birer asansörüz aslında
ve ben elimde
taze bir karanfil
sıkışıp kaldım
iki katın arasında
22 Kasım 2011 Salı
DENEME 1
Oturduğu pencere kenarında, izlediği yağmurla yarışırcasına akan gözyaşlarına inat hayatta hala gülmeye değer bir şeylerin olduğuna inanmak istiyordu. Elinde boşalmak üzere olan kadeh, iki adım ötesindeki siyanürün tadını gizlemeye yeterdi, bunu bilmese de hissediyordu. Fakat gizlenen bu tat, öldürmeye yeterdi bunu ise kesinkes biliyordu.
Birden pencerenin önündeki kurumuş papatyalara – papatyayı çok severdi- ev sahipliği yapan sırılsıklam kanatlarıyla minik bir serçe yavrusu gördü. Tüylerinin ıslaklığının, gözyaşlarından mı, yağmurdan mı olduğunu düşündü. Tüm kâinatın – onun gibi – bu gün ağladığını düşünüyordu. Yağmurun şiddetine bakılırsa Tanrı da ağlıyordu. İyi ama Tanrı tek olduğuna göre, onu kim terk etmişti?
Düşüncelerinin saçma olduğuna karar verip kadehini doldurmak üzere, sehpanın üzerindeki kırmızı şarap şişesine doğru yürüdü. Ayağa kalkınca düşmemek için otluğunun kenarına tutundu. Sevgisinden değersiz gördüğü bekâretini bu koltukta teslim etmişti Ufuk’a. Şimdi ise Ufuk’un armağanı sayılacak bu ayrılığın dehşetiyle bu koltuğa teslim oluyordu. Birden koltuğa yığılıp kaldı.
Dört yıldan daha uzun bir süreyi doldurmuştu bir kaza sonucu tanıştıkları Ufukla olan birliktelikleri. Fakat onu daha uzun bir süredir tanıdığını anımsadı. Üniversiteyi bitirdiği sene başladığı fabrikadan düzenli olarak kâğıt alan bir basımevinde çalışıyordu Ufuk. Ta o günlerden beri okuduğu her kitabın, her derginin onun elinden çıkmış olabileceğini, bütün ‘v’ harflerinin onun matbaası tarafından kendilerinin ürettiği kâğıtlara basıldığını düşünmek tatlı bir haz veriyordu.
Birden pencerenin önündeki kurumuş papatyalara – papatyayı çok severdi- ev sahipliği yapan sırılsıklam kanatlarıyla minik bir serçe yavrusu gördü. Tüylerinin ıslaklığının, gözyaşlarından mı, yağmurdan mı olduğunu düşündü. Tüm kâinatın – onun gibi – bu gün ağladığını düşünüyordu. Yağmurun şiddetine bakılırsa Tanrı da ağlıyordu. İyi ama Tanrı tek olduğuna göre, onu kim terk etmişti?
Düşüncelerinin saçma olduğuna karar verip kadehini doldurmak üzere, sehpanın üzerindeki kırmızı şarap şişesine doğru yürüdü. Ayağa kalkınca düşmemek için otluğunun kenarına tutundu. Sevgisinden değersiz gördüğü bekâretini bu koltukta teslim etmişti Ufuk’a. Şimdi ise Ufuk’un armağanı sayılacak bu ayrılığın dehşetiyle bu koltuğa teslim oluyordu. Birden koltuğa yığılıp kaldı.
Dört yıldan daha uzun bir süreyi doldurmuştu bir kaza sonucu tanıştıkları Ufukla olan birliktelikleri. Fakat onu daha uzun bir süredir tanıdığını anımsadı. Üniversiteyi bitirdiği sene başladığı fabrikadan düzenli olarak kâğıt alan bir basımevinde çalışıyordu Ufuk. Ta o günlerden beri okuduğu her kitabın, her derginin onun elinden çıkmış olabileceğini, bütün ‘v’ harflerinin onun matbaası tarafından kendilerinin ürettiği kâğıtlara basıldığını düşünmek tatlı bir haz veriyordu.
4 Kasım 2011 Cuma
Zülfü Livaneli - Doğdukları Yerde Ölenler
Bozkırda bir kasabadan geçerken
Tozlu yolda iki sıralı kahveler
Öyle sakin kıpırtısız
Otobüsü süzerler
Doğdukları yerde ölenler
Sıcak öğle sonları, kan uykularda
Serinliği dipsiz kuyuların
Soğutulmuş testilerde sızıntı
Güneş birden devrilir gider
Ve geceleri titrer fenerler
Hiç şikayet etmezler
Doğdukları yerde ölenler
Dağ başında bir köyde
Kar altında dal gibi bir kız
Munzur Dağı gibi köye yazgılı
Çeşme başındaki gülüşmeler
Dünya onlar için dönmez
Bilmezler yol yorgunluğunu
Sesleri yankı bulur
Hep aynı kayadan, aynı saat diliminden
Düşlerinde Çin ü Maçin’e giderler
Doğdukları yerde ölenler...
Kendi Sesinden...
Tozlu yolda iki sıralı kahveler
Öyle sakin kıpırtısız
Otobüsü süzerler
Doğdukları yerde ölenler
Sıcak öğle sonları, kan uykularda
Serinliği dipsiz kuyuların
Soğutulmuş testilerde sızıntı
Güneş birden devrilir gider
Ve geceleri titrer fenerler
Hiç şikayet etmezler
Doğdukları yerde ölenler
Dağ başında bir köyde
Kar altında dal gibi bir kız
Munzur Dağı gibi köye yazgılı
Çeşme başındaki gülüşmeler
Dünya onlar için dönmez
Bilmezler yol yorgunluğunu
Sesleri yankı bulur
Hep aynı kayadan, aynı saat diliminden
Düşlerinde Çin ü Maçin’e giderler
Doğdukları yerde ölenler...
Kendi Sesinden...
2 Kasım 2011 Çarşamba
Noise/Gürültü
Geçen akşam CNBC-E de izlediğim bu harika film toplum olarak herkesi ilgilendirdiği halde, kulaklarını tıkamış toplumu görmezden gelerek tüm toplum için toplumu karşısına alan ve sonuç olarak başarıya ulaşan bir anti-kahramanın macerasını ve hassasiyetini ele mükemmel bir yapım. Sivil itaatsizlik örneği...
Başrolünde "The Shawshank Redemption (1994)"dan tanıdığımız Tim Robbins...
http://www.imdb.com/title/tt0425308/
Fragmanı
Başrolünde "The Shawshank Redemption (1994)"dan tanıdığımız Tim Robbins...
http://www.imdb.com/title/tt0425308/
Fragmanı
14 Ekim 2011 Cuma
CAN YÜCEL - SEVGİ DUVARI
sen miydin o yalnızlığım mıydı yoksa
kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi
dilimizde akşamdan kalma bir küfür
salonlar piyasalar sanat sevicileri
derdim günüm insan içine çıkarmaktı seni
yakanda bir amonyak çiçeği
yalnızlığım benim sidikli kontesim
ne kadar rezil olursak o kadar iyi
kumkapı meyhanelerine dadandık
önümüzde altınbaş altın zincir fasulye pilakisi
aramızda görevliler ekipler hızır paşalar
sabahları açıklarda bulurlardı leşimi
öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri
çöpçülerin elleriyle okşardın beni
yalnızlığım benim süpürge saçlım
ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi
baktım gökte bir kırmızı bir uçak
bol çelik bol yıldız bol insan
bir gece sevgi duvarını aştık
düştüğüm yer öyle açık seçik ki
başucumda bir sen varsın bir de evren
saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi
yalnızlığım benim çoğul türkülerim
ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi
Etiketler:
AHMET KAYA,
CAN YÜCEL,
ŞİİR
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)